Amca günaydın, ne kadar gri dükkanın. Cansız ve tonsuz. Senin de ondan aşağıda kalır yanın yok, ne’n var? Perdeci mi burası beyaz eşyacı mı; onu da anlayamadım. Batmış bu müessese galiba, ya da batıyor.
Camda bilgisayar çıktısı siyah beyaz sade bir yazı: Ütü 35 TL. Ucuz mu 35 TL? Bu fiyata bu ütü çok mu iyi? Markası belli gibi ama modeli özellikleri ne? Sen amca, ellerini arkadan kavuşturmuş, ifadesiz gözlerle ayakta durup caddeyi izlerken kafanda ne var? Üzgün müsün? Hiç üzülebilen birine benzemiyorsun. Efendim? Yanılıyor muyum? Nasıl duydun ki sen beni? Bu satırları yazarken yakınında bile değilim…
Seni aklıma dolamam hoşuna gitti de yaşatını orda mı sürdürmeye karar verdin yoksa? Yüzünde herhangi bir yaşam belirtisi olmamasına rağmen hayal gücümün müsadesi ve sana kattığı enerjiyle can buldun da hiç olamadığın kadar gerçek olmanın keyfini, varolmanın gururla karışık hazzını mı sürüyorsun bilincimde? Ne oldu sana be amca, nasıl bu kadar ölüsün yaşarken?
Aslında bambaşka bir insansın da ben büyük bir ayıp mı gerçekleştiriyorum sana böyle bir benlik yakıştırırken. Sana bakışlarımdan tüm bunları düşüneceğimi ve hakkında satırlarca yazı yazacağımı o saniye anlayacak kadar bilge, beni utandıracak kadar erdemli, yokluğuna yakınlarının tahammül edemeyeceği kadar nüfuzlu hatta sevgi dolu birisin aslında değil mi? Ayak üstü avladın beni bu üstün niteliklerinle. Görünümüne ve duruşuna aldandım, boş hükümler verdim hakkında çapsız insanlar gibi. Dükkanının ve benliğinin tuzsuz ve gri sadeliği aslında ruhunda yıllarca çekilen acı ve deneyimle yeşermeye başlamış hatta olgunlaşmış mütevazılığından geliyor. Özür dilerim. Uzun zamandır bu kadar utanmamıştım. Hem kötü hem de iyi hissettim kendimi.
Çocuğun var mı senin? Erkenden evlendirdiğin, kadınlığını bilmeyen bir kız evlat, veya, ezerek sindirdiğin, kendi benliğinden haberi olmayan, duyarsızlaşabildiği ölçüde sana hayırlı olduğunu düşündüğün sessiz, içli bir oğul? Efendim? Ne dediğini anlamıyorum. Kendi kendine mırıldanıyor musun yoksa susuyor musun belli değil. Ağız hareketlerin ve çıkardığın sesler birbirleriyle bağlantılı değil. Bir kediye benziyorsun bu halinle. Ağzını açar, ses çıkartmaz. Veya bir takım sesler çıkartır ama bu seslerin ondan gelip gelmediğini anlayamazsın. Bazen, evet ben yaptım, der gibi dudaklarını yalar da ağzını şapırdatır çıkarttığı seslerden sonra. Beni anlıyorsan ağzını şapırdatır mısın? Yok… Efendim?
Söylesene bu ütüler nereden çıktı amca? Borca karşılık mı.. Bu koca dükkanın hali ne? Neden sadece bu ütüleri satıyorsun? Pek de vasıfsız ve kifayetsiz görünüyorlar. Çalışıyorlar mı bari? Deneyebilir mi satınalmak isteyen kişi parayı önüne saymadan önce? İzin var mı, yoksa aksileşir misin birinden böyle bir talep gelse? Alan çıktı mı hiç? Efendim? Kaç tane sattın şu ana kadar? Otuz olur mu? Olsa da bu ütüye otuz lira değer mi? Tabanı hangi malzeme? Güçlü mü buhar mekanizması. Çeşme suyu kullanılabiliyor mu? Bilmiyorsun… Bilmediğini bildiğim için soruyorum ben de bunları. Ütülerden haberin yok o kesin, dünyadan var mı peki?Kötü bir zamanda karşılaştık belki de. Yıllar önce görecektim seni, ah! Çok görkemli ve kudretli bir insandın; capcanlıydın…
Dur dur. Dur bir dakika. Orospu çocuğunun tekiyim ben. Sen bir kazada kızını veya asker’de oğlunu kaybettin ve mahzunluğun burdan geliyor öyle mi? Hemen cevap ver ona göre özür dileyeceğim; kendimce yöntemlerle gönlünü almaya çalışarak ufalacağım karşında. O kadar ufalacağım ki sen bile şaşıracaksın nasıl bu kadar ufalabildiğime (emin ol bunu başarmak benim gibi becerikli birini bile çok zorlayacak). Ne diyorduk, dediğim gibi öyle küçüleceğim ki sen karşımda ne kadar büyük hissettiğine şaşacaksın; insan kendini bazen ne kadar büyük hissedebiliyor diye düşüneceksin bunu benim sağladığımı hemen unutarak. Eğer acılarınla ilgili son yaptığım varsayımlar doğru ise, yaptığım şerefsizliğin karşılığı olarak seni bu kadarcık iyi hissettirebilmek boynumun borcudur artık. Ne gerekiyorsa yapacağım, bundan en ufak şüphen olmasın.
Kendini iyi hissetmek dedim de pek bir anlamaz baktın, gözümden kaçtı sanma! Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun değil mi? Kendini daha önce iyi hissettin mi hiç? Geçmişte? Peki, herhangi birşey hissettin mi daha önce?
Herşeyi boşver, gel barışalım; ütü otuz olur mu?
26 Mart 2012, Beşiktaş
‘Sevmeyi bilen çifte her gün sevgililer günü’ düşüncesinden hareketle zor bir karar verilerek futbola adanmış, yağmurlu ve soğuk bir 14 Şubat akşamı. Maç tarihiyle ilgili UEFA’ya ifade etme şansı bulamadığım sitemler kalbimde, müsabakayı izlemek için Kazan’a gittim. İkinci yarıda bana katılacak olan arkadaşımla orada buluşuruz diye konuşmuştuk ancak gel gör ki Kazan’da Digiturk maçlarını izlemek için geçerli olan maç başına 20 TL tarifesi, Braga - Beşiktaş maçı Star’dan yayınlanacak olmasına rağmen nedeni anlaşılamaz bir biçimde devrede. O an Kazan’ın ambiyansına, servisine ve kitlesine duyduğum sevgiden daha ağır bastı cebimdeki 20 TL’lik banknota duyduğum sevgi. Saate baktım yediyi çeyrek geçiyor; vakit kaybetmeden balık pazarı tarafına geçtim ve Elma isimli mekanı gözüme kestirip en üst katında, ekranları cepheden gören iki kişilik bir masada yerimi aldım.
Dışarı çıkarak buz gibi, ıslak havada sigara içip geri dönen insanların üzerine sinen dumanlı buhar hakim mekanın atmosferine. Biryerden soğuk hava sızıyor içeriye, huysuzlanıyorum. Sızan soğuk havayla birlikte maç başlayacak diye aceleyle içeri doluşan kadınların şapkası kürklü kabanlarından yayılan, soğuk ve nem yemiş parfümlü tenlerinden yayılan ekşi kış kokusu geliyor burnuma. Bunlar olup biterken maçın ilk düdüğü de çalıyor.
Braga geçen sene UEFA’da final oynamış, Portekiz takımı olmasına rağmen kadrosunda Beşiktaş’ınkinden daha az Portekizli varmış, Carvalhal bu kentte doğmuş, doğduğu evden bakıldığında maçın oynandığı stad görünürmüş… Maç öncesi toplayabildiğim en ilginç bilgiler bunlar. Geçen seneki başarılarından dolayı zor bir deplasman olacağına herkes kadar Beşiktaş’lı futbolcuların da yürekten inandığını maçın başındaki gergin oyunlarından anlıyorum.
İstanbul’daki rövanş öncesi bu zor deplasmanda Beşiktaş’ın ileride çoğalmak gibi bir niyeti olmadığından topu ayağında tutabilmesi çok önemli. Bu nokta, gol atarsa hiç de fena olmayacağı için topla nisbeten daha az buluşacak olan ileri uç oyuncularının becerisini her zamankinden daha kritik hale getiriyor. Böyle sahnelerde başrolde Quaresma’yı izledik hep (oyundan düşene, sonrasında da çıkana kadar). Quaresma gibi bir oyuncu teknik direktör açısından tam bir baş ağrısı. Oynatsanız bir türlü, oynatmasanız bir türlü. İstikrarsız, tutarsız ve bu akşam kasılmış yüzünden, kendini gereksiz yere atmalarından görüyoruz ki sahada olumlu bir enerji taşımıyor. Süper kahraman olduğuna inandığından olacak, ilk şutu dışarı çıktıktan sonra demoralize oluyor, hemen o öfkeli hırsı benliğini ele geçiriyor, sonucunda sürekli ofsayta düşüyor, pozisyon hataları yapıyor ve kendisine Carvalhal tarafından bildirilen taktiği tamamıyla unutacak kadar dengesini kaybediyor. Bu görüntüsüyle büyük takımlarda neden barınamadığını anlamak hiç zor değil.
Uzun süren sakatlığından dolayı takımda olmadığı günlerde Beşiktaş mutlu, heyecanlı ve üretken bir tablo çiziyordu ve galibiyetler üst üste gelmişti. Dönüş maçı olan Kayserispor mücadelesinde başlayan düşüş ve ardından dört maçta kaybedilen tam onbir puan… Takımın dengesini, olumlu atmosferini bozduğuna, demoralize ettiğine inansam da, bunun sonucunda gelen 11 puanlık kayıpta önemli sorumluluğu olduğunu düşünsem de bunları kağıt üzerinde gösterebilmek mümkün değil. Quaresma Beşiktaş takımının en yetenekli oyuncusu ve Beşiktaş seviyesinde bir takımın onu oynatmama lüksü -oyuncunun barındırdığı tüm risklere rağmen- yok.
Maçın ilk 15 dakikasından akılda, hakemin Beşiktaş aleyhine verdiği iki geçersiz korner, gösterdiği sarı kartlar ve Braga’lı oyuncularla Quaresma’nın kendilerini yere atma sevdaları kaldı diyebilirim. Hakem de Braga’lıların işgüzarlıklarına pek içerlemiş olacak ki ceza sahası çizgisi önünde kendini yere bırakan Brezilyalı forveti hiç düşünmeden 2. sarı ve kırmızı kartla oyun dışında bırakıyor, bizim mekanda maçı izleyenler de keyifli bir çoşkuya sürükleniyorlar.
Uzun zamandır izlediğim en tuhaf yönetimi sergiliyor yüzünde seri katil ifadeleri taşıyan Hollandalı hakem. Portekizlileri çıldırtan kırmızı kart kararının ardından Beşiktaş’ın kendine güveni artıyor; hemen baskıyı artırıyor Braga üzerinde. Golün gelmesi de fazla uzun sürmüyor. Fernandez’in kornerinde savunma oyuncusu olmasına rağmen takım içerisinde en iyi kafa vuruş tekniğine sahip oyuncu olan Sivok, daha önce de gördüğümüz o çok sert ve düzgün kafa şutunu penaltı noktası üzerinde gerçekleştirerek kalecinin müdahalesine rağmen Beşiktaş’ı 1-0 öne geçiriyor.
Toraman, Egemen, Sivok üçlüsü ve hemen önlerinde oynayan Ernst’in yaptığı savunma takımın geride kalan dakikalarda en önemli değeri oluyor. Bu oyuncuların birbirlerine duyduğu güven ve özellikle Ernst’in yüksek pas yüzdesiyle Beşiktaş, benimsediği kontraatak oyununu uygulamakta ve topu Fernandez ile orta sahadan rakip ceza sahasına taşımakta zorlanmıyor 10 kişi kalmış rakibi karşısında.
2. Yarıda artık Mert de yanımda; Quaresma’nın samimiyetsiz oyunu onun da dikkatini çekiyor ve bu oyuncu hakkındaki konuşmalarımız esnasında beni çok güldüren bir gözlemde bulunuyor; “İlkokul mezunu olabilir bu adam; yaptıkları artık cahilliğe giriyor”.
Futbol, oyuncular tarafından iyi hislerle oynandığında iyi sonuçlar alınan bir takım oyunu. Şans faktörü de bu iyi hisleri taşıyarak oynayan ve olumlu futbol ortaya koyabilen takımların yanında yer alıyor çoğu zaman. İşte az miktarda da olsa böyle bir şans, Quaresma dışında bu görüntüyü verebilen Beşiktaş’ın 2. gölünde devreye giriyor. 58. dakikada ceza sahamızın önünden aniden ve hızla gelişiyor atak; Fernandez’in harika pasıyla oluşan heyecan verici gol pozisyonunda Simao ve Braga’lı defans oyuncusunun birlikte yaptığı sihirli dokunuş topu bir kez daha ağlarla buluşturuyor.
Bu gol maçın ve turun zorluklarına dair hislerimizi tamamen değiştiriyor. Zor maç artık Beşiktaş’ın hükmettiği ve 3. golünü beklediğimiz ‘keyifli maç’a, 23 Şubat’ta İstanbul’da oynanacak rövanş da Beşiktaş taraftarının fazla vakit kaybetmeden hazırlıklarına başlaması gereken bir karnavala dönüşüyor kafalarda. (Bu noktada ister istemez Beşiktaş’ın önemli hiçbir maçının kolay geçmediğini ve bu takımın en müthiş karnavalı bile birkaç dakika içerisinde karanlık bir kabusa dönüştürme becerisini hatırlıyorum)
0-2’lik skorla turu büyük oranda garantilemiş olan Beşiktaş’ın o günki gündeminde taraftarı önünde güzel futbol ortaya koyarak galip gelmek kadar, sarı kart cezası sınırındaki futbolcuları bir sonraki tur için korumak da olmalı kesinlikle.
Yıllar önce orta okul döneminde dört ya da beş yıl aralıksız günlük tutmuştum. Tarihi bir marka olan Ece Muhtıraları’nın deri kaplı nostaljik görünümlü modellerinden birini (tercihim siyah ya da bordo olurdu) her yıl satın alır, gün içinde yaşanan önemli olayları o defterde kaleme alırdım. Defteri sürekli yanımda dolaştırmaya dikkat ederdim. O yıllarda pek sık gerçekleşmese de, gün içinde karşılaşacağım çok önemli bir olayı, ya da aklıma gelen önemli bir konuyu hemen kaleme alabilmem için. O yaşta bir çocuk olarak hayatımda kayda değer olayların yaşanmadığını düşündüğüm zamanlarda veya keyfim yerinde olmadığında günlüğe yazma işinin, aksamaması gereken (her nedense!), eziyet verici bir göreve dönüştüğünü hatırlıyorum. Böyle zamanlarda koskoca bir gün için, “Uyandım, okula gittim, top oynadım, uyudum.” gibi kısa ve keyifsiz olduğumu dolaylı bir şekilde düşündüren cümleler yazdığım oluyordu.
Kolye yapmakta kullanılan deri iplerden bulup ondan bir parçayı keser, düzgünce düğümler, muhtıranın yazılmadığı zamanlarda kapalı durmasını sağlamak üzere defterin açıldığı uç tarafın üzerine geçirirdim. Siyah deri ip, defterin üzerinde devamlı durduğu yerde karartı halinde bir iz bırakırdı. O iz gözüme takıldığı anlarda canımı biraz sıksa da sonraları, karartının bana defterin sık bir şekilde kullanıldığını ve doğal haliyle şık bir şekilde eskimekte olduğunu çağrıştırdığını fark ettim ve bundan hoşlanmaya başladım. Yıl sona erdiğinde yeni yılın muhtırasını çoktan almış olurdum. Biten günlüğü üzerindeki deri iple birlikte özel eşyalarımı sakladığım gizli bir yere kaldırır, yeni muhtıranın yazılmak ya da okunmak için açık olmadığı zamanlarda kapalı kalmasını sağlamak üzere kolyelik deri ipten bir parça keserek yeni muhafaza hazırlardım.
Böyle özenli bir günlük çalışmasına girişmem, babaannemin babası rahmetli Zihni Bey’in 1934 yılına ait üzeri doğal bir şekilde eskiyerek yıpranmış yeşil deri kaplı, sayfalarının dışa bakan üç kenarı yine eskiye eskiye kararmış altın yaldızla çevrelenmiş, sanki geride kalan 55 yılı geçirdiği her bir yerin izini üzerinde bir parça barındırırmışcasına eski ve esrarengiz kokan Ece Muhtıra defterinin elime geçmesiyle gerçekleşti. Genellikle modern alfabe, kısmen de arapça kullanılarak yazılmış son derece estetik, biraz Atatürk’ün yazısına benzeyen bir el yazısıyla hazırlanmış notlar, defterde eski Türkçe şiirler, Roma rakamlarının karşılıkları, günlük olayların yarattığı duyguların anlatımı, alışveriş listeleri, önemli günlerin hatırlatmaları ve birkaç basit para hesapları gibi hallerde yer bulmuştu. (Bundan üç hafta önce babaannem Bolu’daydı ve nereden aklıma geldiyse babaanneme bu muhtırayı sordum. Hala sakladığını öğrenince, ona çok dikkat etmesini ve benden başka kimseye vermemesini rica ettim.)
Çok önemseyerek dikkatli bir şekilde sakladığım ve genellikle geceleri uyumadan önce her bir sayfasını defalarca incelediğim bu tarihi değere sahip günlükte beni en çok etkileyen kısım, Zihni Bey’in, ortanca kızının, yani babaannemin doğduğu gece karaladığı birkaç cümle olmuştu. Hatırlayabildiğim kadarıyla yazdıkları şunlara benziyordu;
“Kendimden geçmiş bir vaziyette masadayım. İki büyük bitmiş. Aşağıdan yükselen feryatlarla uyandım. Üçüncü kızım dünyaya geldi. Şu an ‘ay yüksel’iyor…”
Bu birkaç satır, yeni doğan bir bebeğin ismini nasıl aldığına dair hikayeler arasında hayatım boyunca duyduklarımın en özeli ve etkileyicisi. Yükselen Ay’ın ve belki biraz da devrilmiş iki büyük rakının etkisiyle Babaannem’e Ayyüksel ismi veriliyor o gece.
Bu küçük hikayenin kahramanı rahmetli Zihni bey, rakıya, sefahate çok düşkün. Parada pulda gözü yok. Zaten o yıllarda zevk-i sefa için gerekenler arasında paranın önemi bugunkü kadar büyük degilmiş. Bana onunla ilgili anlatılan hikayelere göre, ay başında aldığı maaşının tamamıyla gidip koca bir kütük pastırma almışlığı var. Zavallı karısı Didar hanım ne diller dökmüş, ne yalvarmış da esnafa pastırmayı geri verip maaşı ve evin o ayki huzurunu kurtarabilmiş. Maldan mülkten o kadar uzak bir adammış ki, Tuzla sahilinin tam karşısında bulunan ve şu an Rahmi Koç’a ait olan hatırı sayılır büyüklükteki adayı rahmetliye teklif ediyorlar bilmem kaç yüz liraya, yok pahasına. Rahmetlinin o zamanlar bu alımı karşılayacak parası da var. ‘Aman’ diyor Didar hanım, ‘Ne işimiz var Allah’ın denizinin ortasında, içmeye desen suyu yok, fareler cirit atar orda!’. İşte biraz bu itiraz, biraz da kendi içine sinmemesi; derken satın almıyorlar adayı.
Zihni bey ormancılıkla ilgili bir fakülteden mezun; zamanın en tahsilli adamlarından biri. Devlet memurluğu işiyle de çevresinde bugünden farklı olarak fazlasıyla saygı görüyor. Şiirler ve şu an taslakları nerde olduğu bilinmeyen romanlar yazıyor, siyasi partilerde görev alıyor, belediye meclislerinde başkanlıklar yapıyor. Siyasetle ilgili birikimleri onda daha yüksek mevkilerde siyaset yapma yönünde pek motivasyon yaratamıyor.
Sadece resimlerinden görüp bildiğim ve Nazım Hikmet’e çok benzettiğim Zihni bey, son derece babacan, beyefendi bir edaya ve sevimli bir görünüme sahip biri olduğu izlenimini verirdi bana. Ama öğreniyorum ki, rahmetli o yüzünün tek tarafından çıkan hovarda gülümsemesine rağmen, sıklıkla ortaya çıkan eşref saatlerinde son derece huysuz, aksi ve eziyetçi bir adama dönüşüyormuş. ‘Kadın şeytandır, şeytan azapta gerek.’ sözünü karısı Didar hanıma sık sık söyleyecek kadar ileri gitmiş bu özelliklerinde. Maaşının tamamıyla pastırma alma cesaretini gösterecek kadar çok severmiş içmeyi (üç, dört büyük şişe rakı içebildiğini söylerlerdi; pek inanmamışımdır buna).
Her akşam yemeğinde evin balkonunda mangal yakılıyor, köfteler yoğruluyor; Giritli Didar hanım onbir çeşit Rum mezesini eksik etmiyor sofradan. Tüm bu hazırlıklarla yarattığı yorgunluklar yetmezmiş gibi, Marmara Denizi kadar rakı içmeyi hedeflemiş olduğunu düşündüğüm Zihni bey gün doğumuna kadar kaldığı sofrada, mezelik yediği her bir köfteyi bitirene kadar Didar hanım’a mangalda beş, altı kere ısıttırıyor. Eziyetçiliğiyle o kadar özdeşleşmiş bir adam ki, çok küçük yaşlarımda insanlara sebze çorbasındaki maydonozların çıkartılmasını istemem gibi uğraşılar yarattığımda babaannem gözlerini üzerime dikip “Rahmetli Zihni Bey hoşgeldi!” derdi bana.
Zihni beyle Didar hanım arasında öyle bir saygı ve sevgi varmış ki, Didar hanım bunca eziyete rağmen Zihni bey’e adeta tapıyormuş. “Annem bir gün olsun babama -sen- diye hitap etmemiştir” diye söylemişti babaannem. Hep ‘sizli-bizli’lermiş. Aralarındaki bu ilişki ister istemez, o zamanlarda evli bir çiftin arasındaki sevginin, saygının ve hoşgörünün günümüzdekinden ne kadar farklı temellere dayandığını düşündürüyor insana.
İşte Zihni bey’den aldığım aldığım ilhamla ergenlik dönemimde tuttuğum günlükler yazı yazmak adına ilk denemelerimdi.
29 Mayıs 2005 Pazar, 10:55 // İl Jandarma Komutanlığı, Bolu
Schladming’den yol çıkarak bindiğimiz treni değiştirdik, salzburg üzerinden geçen ve bizi münih’e götürecek olan bir diğer trendeyiz. Bir yanımız ormanlık, diğer yanımızda iki, üç katlı evler, tamiraneler, atölyeler, büyük inşaat şantiyelerinin görüntüleri ve karla kaplı yollardan hızlı olmayan bir şekilde süzülüyor tren. Bizdekilerin aksine çok az ses çıkartıyor, sağa sola dönüşlerde dönüş yaptığı tarafa doğru, fizik kurallarını en iyi şekille kullanıp konforlu bir dönüş yapmak adına uyumlu bir açıyla yatıyor ve ardından o dönüşü gerçekleştirmemiş gibi dengeli ve kendinden emin devam ediyor.
Bulunduğumuz bölgede muazzam seyir zevki oluşturan vadiler var. Uzun geniş alanların ardından iki yanımızda boşluk, onların ötesinde de tepelerinde bulutumsu sis parçacıkları birikmiş koyu yeşil, ince ve uzun, çama benzeyen, ince olmasına rağmen sapa sağlam görünen ağaçların arkasında gökyüzünü oturduğum yerden görmemi zorlaştıran yüksek yamaçlar var.
Edebiyatın hayatı kelimelerle görmeyle alakalı bir sanat olduğundan bahsediyor orhan pamuk okuduğum romanında. Şöyle bir düşündüğümde, eskiye, antikaya, eşyaya veya onların yılları içerisinde üzerinde biriktirdiği ruh yoğunluğuna hiç merakım olmamakla birlikte, belirli dönemlere ait resimlere bakmayı oldukça sevdiğimi söyleyebilirim. Kelimelerle aramdaki bağa geçmeden önce bu bakmayı sevdiğim resimlerden kısa bahsetmek istiyorum. Özellikle 1960 lara, yani kimileri tarafından insanlığın altın çağı denilen dönemlerdeki fotoğraflara bakıp insanların o kirlenmemiş vicdanlarından yüzlerine yansıyan gülümsemeleri hep etkileyici bulurum. Görmekten hoşlandığım diğer fotoğraflar ise 1980lere ait olanlar. Komik bıyıklar, hafif uzun tuhaf şekillerde ama son derece düzgün taranmış saç kesimleri, gömleklerin üzerine giyinen ve desenlerini bir daha asla görmeyeceğimiz, kimi zaman kotun içine sokulmuş kazaklar. Siyasi kargaşa döneminin insanlar üzerinde yarattığı maddi ve manevi yıpratıcı etki, buna paralel olarak oluşan ekonomi adına belirsizlikler ve kayıp diyebileceğimi yılların hepsini görmek insanların gözlerinde, yanlarında çizgiler oluşmuş dudaklarında beliren eksik gülümsemelerde, beni derinden etkiler. O çok karanlık dönemlerin içerisindeki rengarenk - Pazar akşamı ocak başı sahnelerimiz gözümün önüne gelir, içinde annem, babam ve benim olduğu. Yine belki 83-84 yılbaşısında çok eğlenişim, birkaç gün ardından evin içerisindeki ruhsuz, karanlık ve toz kokulu bir gün kanepenin oturma yerini kaldırıp içinden o yılbaşı gecesinde gelen oyuncakları çıkarışım, ve yılbaşını istiyorum diye ağlayışım. Böyle mi doğmuştum yoksa yaşananlar üzerine mi böyle derin ve yoğun hissedişlere başlamıştım, merak ediyorum yoğun bir şekilde, hala, yıllardır.
Saat onbir buçuğu birkaç dakika geçti, çantamda duran yeni aldığım fotoğraf makinesini çıkartıp görüntülerin ihtişamını fotoğraflayabilmek istiyorum şu an ancak hem trenin camının performansı son derece düşürmesi hem de birşeylerin eksik olacağı, tam istediğim gibi olmayacağı düşüncesiyle bu hareketten vazgeçiyorum. Kelimelerle deneyeceğim resmetmeyi. Artık kar yok geçtiğimiz bölgede, sağ yanımda, hemen camın ardında büyük yeşil alanlar ve içlerinde bende çok büyük fotoğraf çekme isteği uyandıran ilgi çekici objeler var. Küflenmiş bir ağaç, şaşırtıcı derecede güzel eskimiş bir kulübe, sanırım bir kömürlük, ya da malzeme odası. Bu kadar küçük, sevimli ve penceresiz bir yapının ne işe yaradığını kestirmek zor. Bu yeşillik bölümün üzerinde güneş vuruyor ve yeşile kırmızının kavuni tonlarını veriyor. Bu ışık zaman zaman ve gökyüzünün tamamen kaplayan yer yer koyu, gri bulutların bazen arkasından, bazen de arasından inerek öyle bir görüntü oluşturuyor ki yeryüzünde bahsedeceğim diğer bazı güzellikleri henüz yazmama gerek kalmadan yaradılışın kendi kendini kutlaması ve şaşılası varoluşumuzun mükemmelliği gibi kafa karıştırıcı, beni yavaşlatan başlıklar, imgeler getiriyor aklıma.
Dahası var. Bu insan ruhunu yücelten görüntünün arkasında güneş almayan bölümde, gri bulutlardan geçen ışıkla koyu yeşil hatta sisle birlikte solmuş siyaha büyünen, uçlarında ve benle aralarında, hemen önlerinde biriken sisle, az önce belirttiğim manzaraya harikulade bir arka fon oluşturan ağaçlar yer alıyor.
Eskiye olan özlemimi doyurduğum önemli araçlar diye bahsettim kelime ve resimlerden. Çok ilgimi çeken hayatlardı, babaannemin babasının ve annesinin hayatları. Bu yaşantıya ait sayısız resim gördüm ama hiçbiri karşılaştığım birkaç kelime kadar etkilememişti beni. Babaannemin babasının tuttuğu ece 1934 yılına ait ece muhtıra defterine tuttuğu günlüğu ve karalamaları içerisinde yer alır bu kelimeler. 90ların başında babaannem göstermişti bana.
“feryatlarla uyandım, iki büyük devirmişim… 3. kızım dünyaya geldi; şu an ay yükseliyor”
Babaannemin adının ayyüksel oluşu, o sayfalara benim okuduğum andan tam 60 yıl önce ailemden bir insanın elinin değmiş olması kelimelerin benim üzerinde yarattığı etkiyi hem güçlendiriyor hem de daha esrarengiz bir hale dönüştürüyor. Esrarengiz olan herhangi bir şeye ilgi duymadığı olmuş mu acaba insanoğlunun.
Benzer bir etkiyi 2002 ya da 2003 yılında serkan balbal ile bodrum’a, levent berker’in annesini ve arabayı geri getirmek üzere gittiğimizde uğradığımız Zeki Müren’in evinde yaşamıştım. 80lerin başında o evin bahçesine annem, babanem, dedem ve halam ile birlikte geldiğimde zeki müren hayattaydı, büyük çerçeveli kahverengi camlı gözlük takıyor ve aşırı kibarca dışa vuran bir neşeyle bahçesinde insanları kabul ediyordu. Elini öpmüştüm. Annemin bu elinden tuttuğu ve paşa’nın önüne getirdiği kendi yaratısını “efenim oğlumuz” diye sunuşunu, zeki müren’in de “maaşallah, allah bağışlasın” gibisinden bir söylemle, neşeli bir gülümsemeyle elini bana uzattığını hatırlıyorum. Ekranda görüp dikkatimi çektiğinden midir bilmiyorum, ellerinin kadınsı bir hoşluğa sahip, ancak hafif kaba dolgunlukta, belirgin ama fazla olmadan uzun tırnaklı halini bilir düşünür ve aklıma geldiğinde de evet böyle bir eldi zeki müren’in öptüğüm eli derim.
Bodrum’a geldiğimizin ikinci günü arabayla çarşıya inip, halikarnas’ın hemen arkasında yer alan bu eve girmeye sanırım önünden geçerken karar vermiştik. Zeki müren öleli yıllar olmuştu, içinde bulunduğumuz bu ortamın kasvetinden ve hatıralarından etkilenmiş görünmeye çalışan serkan ile üst kata çıktık. Kullandığı sahne kıyafetinin alenen bir etek oluşu ve despot dedemin böyle bir giysi giymiş erkeği dinlemekten hoşlandığını hatırlayıp bu gerçe şaştığımı anımsıyorum. Sonra, duvarın üzerinde yine kelimelerin üzerimde ne kadar etkileyici olabileceğinin en uç örneklerinden birini bana yaşatan, bir nota defterinin üzerine zeki müren tarafından yazılmış bir el yazması. Hatırlayabildiğim kadarı ile şöyle diyor;
“yıllar sonra müzik yaşantımın ilk gecesinde okuduğum repertuarını sahne etme şansına eriştim. Gönül isterdi ki o ilk gecemde benimle birlikte sahnede olan üstadlar da hayata ve bu gece yanımda olabilseler.Yıllar çile getirdi, çile para, para da çile. Yalan dünya…”

14.01.2011 Cuma, 11:12 Salzburg yolu
Kullanıcı deneyimi - insanlar ürünlere değil yaşadıkları deneyimlere önem veriyorlar. Biz de servis verdiğimiz kurumlar için yaşattığımız deneyim kadar değerliyiz. Bu yüzden en az işimizi yönetmek kadar müşteriyi de iyi yönetmek onun memnuniyetinde çok kritik. Sürekli iletişim, ulaşılabilir olmak, hızlı dönüş yapmak gibi detaylar bizim fark yaratmamızı sağlıyor.
Güven – Bir kurumun pazardaki yerini sağlamlaştırabilecek en önemli etken güven. Tüketiciler artık her zamankinden daha fazla güvendikleri markalarla çalışıyorlar. Bu güveni sarsmak bir markanın geleceğini eskisinden çok daha ciddi bir şekilde tehlikeye atıyor.
Farkı yaratan insan olacak – Fark yaratmak isteyen kurumlar bunu kaliteli insan kaynağı olmadan başaramayacaklar. Çalışanların sorumluluklarında değişim ve artış var, sadece bulunduğu pozisyon kadar düşünen çalışanlar kurumlar için yeterince değerli olamayacaklar. Herkes satışı, teknik başarıyı, projelerin iyi yönetilmesini, kurumun finansal durumunu kafaya takmak ve yapabileceklerini sergilemek durumunda. Tabiki öncelikle birincil görevlerin en iyi şekilde yerine getirilmesi gerekiyor. Levent Erden ‘ben süpermen’im öğrencilerimden de süpermen olmalarını istiyorum’ diyor. Sadece işini yapan, kendini geliştirmeyen ve bulunduğu sektördeki değişimi takip etmeyen çalışanlar hızla değer kaybediyor.
Self-organization – Çok telaffuz edilen son derece önemli bir kavram. Yönetim kelimesinin anlamında değişikler var. Etkin kurumlarda çalışanlar artık kendi kendini yönetiyor, bu kendi kendini yöneten kişiler şirket içerisinde iyi iletişim kurarak kendi kendini yöneten organizmalar oluşturuyorlar. Kendini yönetemeyen, iyi planlama ve raporlama yapamayan çalışanlar yine kurumlar için risk oluşturuyor. Böylelikle yönetim ‘yönetmekle’ ve verimlilik kaygılarıyla zaman kaybetmiyor, bir yönetici daha fazla kişiyi kendisine direkt olarak bağlayabiliyor, büyük resmi daha iyi görerek kurumun değişen dünyada atması gereken adımları daha iyi ve hızlı planlayabiliyor. Google CEO’su Eric Schmidt’e tam 60 kişi rapor ediyor. Hiyerarşik organizasyonlarda katmanlar azalıyor.
5 yıllık planlar – uzun dönem stratejiler – bu kavramlar yavaş yavaş iş hayatından çıkıyor. Ne ilginç ki değişimi yakalamak hatta yaratmak, zamana ayak uydurmak, kısa ve orta vadeli başarılara odaklanmak kurumlar için daha kritik hale gelmeye başlamış durumda.
Sosyal ağların önemi – Sosyal ağlar sayesinde müşteriler sürekli iletişim halindeler. Bu da iyi veya kötü hiçbirşeyi gizleyemeyeceğiniz anlamına geliyor. Mutsuz bir müşteri her zamankinden daha tehlikeli artık. Öyle ki, online retailerlardan biri sürekli twitter’da şirketlerinin ismi geçen entryleri kontrol ediyor ve şikayet eden müşterileri anında kendileri bulup dertlerini proaktif bir şekilde çözmeye çalışıyorlar. Sosyal ağlar artık eskisinden daha organize; insanlar ilgi alanlarına yönelik diğer kişilerle daha basit ve etkili bir şekilde iletişim kuruyorlar. Bu arada kurumlarda sosyal ağ & medya sorumlusu gibi pozisyonlar hızla artmaya başlamış.
Google Sidewiki – Şirketlerin web sitesinde kullanıcı yorumlarına yer vermesine artık hiç gerek yok. Google Sidewiki sayesinde kişiler şikayetlerini yorumlarını kurumsal web sitelerine anında yapıştırabiliyorlar.